Konuyu Oyla:
  • Toplam: 0 Oy - Ortalama: 0
  • 1
  • 2
  • 3
  • 4
  • 5
Bir Kadının Kavgaları ve Dönüşümleri: Umutsuzca umutlu kadınlar...
#1
5b52f11c-b34a-4a0a-b118-230df4dac48a.jpg

Her insanın dünyayı kendi gözlerinden görüyor olması büyük bir nimet. Kendimizi dışarıdan izlememek, her detayımıza dikkat etmemek; bunun yerine dış dünyayı gözlerimizin içinden görmek… Aynalar ve akabinde sosyal medya çıktı çıkalı bu büyük şansımızdan vazgeçmiş gibiyiz. Her şeyi uzun uzun ölçüp tartıyoruz. Harekete geçmeden önce, ne yapacağımız değil, nasıl gözükeceğimiz gündemimiz oluyor. İşte bu yüzden tiyatro hâlâ popüler. Kameranın mükemmeliyetçi yaklaşımının yanında tiyatro sadece o âna özgü, canlı bir deneyim sunuyor “hâlâ”. İzlediğimiz oyundan geriye ne izlediğimiz değil bize nasıl hissettirdiği kalıyor.

“Bir Kadının Kavgaları ve Dönüşümleri” bana şefkat hissettirdi. Toplumun standartları içinde kendine nefes alacak bir yer arayan ve bu çaba içinde oradan oraya savrulan o yorgun kadına sıkı sıkı sarılmak istedim. Çok sevgili Onur Ünsal bir oğulun gözünden bu hissi o kadar güzel yansıttı ki içim ısındı.


“Bu hikâyenin, onun hikâyesinin, bir şekilde, sığınabileceği o yuva olmasını dilerim.”

Anlatı bu cümleyle son buluyor. Uyarlandığı aynı isimli kitapta olduğu gibi. Ve derdini o kadar güzel şekilde özetliyor ki…
Ben de ne zaman bir hikâye peşinde koşsam ve orada bir dünya yaratsam aynısını dilerim. Nasıl ki ben onu kurar ve anlatırken o hikâye bana bir ev oluyor, gerçek dünyadan en başta benim kaçıp saklanabileceğim bir yuvaya dönüşüyor, dinleyenler / okuyanlar / izleyenler yahut bir ucundan köşesinden şahit olanlar için de aynı yere denk gelmesini arzu ederim hep. Bir yazar, oyuncu yahut bir yapımcı gözünden hikâye anlatıcılığı adına benim en kıymetli gördüğüm çıkış noktası burası. Bu hikâyeyi işte bu yüzden bu kadar çok sevdim. Bende bir yerlere dokundu ve bununla beraber yalnız olmadığımı/olmayacağımı bilmenin mutluluğu doldu içime.

Oyun Edouard Louis’in annesini işlediği aynı isimli kitabından uyarlama. Edouard annesinin zamanın içinde yavaş yavaş hapsedildiği yerden uzun yılların ardından bir gün tak diye çıkıvermesinin öyküsünü anlatıyor. Tek bir fotoğraf var elinde. O fotoğrafa uzun uzun bakıyor Edouard, sahneye yansıyan bu fotoğrafa onunla birlikte biz de bakıyoruz aynı şekilde, uzun uzun…

“Bir özgürleşme hikâyesi yazmak için yola çıkmışken, neden üzücü bir hikâye anlatıyormuş gibi hissediyorum...”

Böyle diyor yazar bir yerde. Annesinin özgürleşmesini anlatırken aslında esaret altında kaybettiği başka hayat ihtimallerinin ve yıllarının, gençliğinin tutulacak yası da çünkü onun içinde, bunu fark ediyor. Genç bir kadının gözlerindeki ışığın ve yaşama sevincinin ağır ağır nasıl söndürüldüğünün öyküsü bu. Binyıllar boyunca dünyanın dört bir yanında doğup ölen pek çok kadınınki gibi. Farklı farklı dozlarda benim annem, senin annen; ve ben ve sen… Aynı dramaların içinde farklı sonlar yazmaya çalışan umutsuzca umutlu kadınlarız hepimiz.


Edouard anlatırken anlıyor annesini. Çocukluğundan hatırladığı anılarını annesinin anılarıyla eşliyor, bu sayede başka bir gözle bakabiliyor onlara. Kalın ve ağır bir manto gibi üzerine giyindiği evlilikler ve eteklerinden çekiştiren bir sürü çocuğundan kafesinin içindeki çarkta var gücüyle dönüp duran ama bir arpa boyu yol gidemeyen, günlerin sonunda elinde yorgunluğu ve kalp kırıklığı dışında hiçbir şeyi kalmayan annesinin gözünden.

Annesinin hikâyesini anlatmak ve en iyi bildiği yolla ona iyi gelmek için çıktığı bu yolda kendi çocukluğunu da bir yönden iyileştirmiş oluyor. “Uzaklaşmamız bizi yakınlaştırmıştı” diyor yazar ve sonra bir yerde bunu şöyle sürdürüyor “tahminimce, şu son yıllardaki yakınlaşmamız, uzaklaşmamızla başlayan yakınlaşmamız yaşanmasaydı bu hikâyeyi hatırlamayacaktım. Çünkü ilişkimiz değiştiği için şimdi geçmişimize sempatiyle bakabiliyorum, daha doğrusu, geçmişin kaosunda gizlenen sevgi kırıntılarını görebiliyorum.”

98af3a71-c9e3-4764-9c86-ef6c3a7f9f06.jpg

Bir süre önce yine kitap uyarlaması tek kişilik bir oyuna gitmiştim. Biletini çok önceden aldığım ve heyecanla beklediğim oyunun arkasında çok sevdiğim şahane bir ekip vardı ve çok da iyi bir malzeme vardı ellerinde. Oyundan nasıl bir hayal kırıklığıyla çıktığımı, kaçırılan potansiyeli gördüğümde daha oyunun ortasında ne kadar üzüldüğümü hatırlıyorum. Problem, kitabın “oyunlaştırılamamış” olmasıydı. Araya müziklerin girdiği sesli bir okuma gibiydi. Ve bunun da etkisinin olduğunu düşündüğüm şekilde oyuncu karakteri tam giyememişti, fazla sert oynuyordu. Normalde çok daha iyi olduğunu bildiğimiz oyun alanlarını da bundan sebep kaçırmış oldu. Ben hâlâ inanıyorum, sezon arası değerlendirilir ve oyun tekrar elden geçirilirse biz orada da “bambaşka” bir şey izleyebiliriz. Ben de koşa koşa tekrar giderim, ikinci üçüncü beşinci şansa inanan biriyim. Çünkü elimizde bana bu yazıyı yazdıran “Bir Kadının Kavgaları ve Dönüşümleri” gibi pırıl pırıl örnekler var.

Tiyatro, sinema ve edebiyat kol kola yürüyen üç kardeş sanattır; burada okeyiz ama bu içiçelik her birinin kendine özgü bir karakteri ve özgün anlatı malzemeleri olduğu gerçeğini dışlamıyor. Tiyatro sahnede, canlı, birebir yapılan bir sanat. Durduramazsınız, nefes molası veremezsiniz, geri sarıp tekrar tekrar okuyamaz/izleyemezsiniz. Tiyatro sanatçısı seyircisini tam bir odakla kendine bağlamak zorundadır; onu birkaç saniyeden uzun kaybetmesi demek aslında tamamen kaybetmesiyle eşdeğerdir. Bu yüzden, elindeki hikâyenin izin verdiği ölçüde günümüzde teknolojideki gelişimin de dahil ettiği tüm anlatı yöntemlerini, erişebileceği tüm performans araçlarını kullanmak zorundadır.

Özellikle de tek kişilik bir oyundan bahsediyorsak bu başka bir ihtimalin akla dahi getirilemeyeceği mutlak bir zorunluluk. Bu kişiyi, odak süresi saniyelerle ölçülen ve telefonu düşük ekran ışığında gezinmeye hazır hâlde elinin altında bekleyen yüzlerce kişilik bir salona karşı yapayalnız bırakamazsınız. Her şey gibi sanat da dönüşen, değişen bir şey ve buna ayak uydurmayı reddetmek nafile bir çaba olur.

Kemal Aydoğan ve beraberinde Moda Sahne’nin şahane ekibi, bu dönüşümün ve ellerindeki imkânların bilincinde ona öyle güzel bir dünya kurmuşlar ki oyuncuları sahnede asla yalnız değil. Ve zaten Onur Ünsal da “Onur Ünsal” olduğu için daha da ne yapsın bu insancıklar. ^^

Onur Ünsal’ın nefis Scorpions performanslarıyla birlikte oyunun en beğendiğim buluşu oyuncuya bir el kamerası kullandırılması ve bunun canlı bir şekilde ikinci bir ekran olarak yansıtılmasıydı. Dikkat dağınıklığı yaşayan biri olarak odaklanmama aşırı yardımı oldu. (Bir şey anlatılırken makyaj yapılırsa daha iyi dinleyen bir Z kuşağı olarak sevgilerimi sunuyorum^^) Bu seçimin “ev işini görünür kılmak” gibi bir motivasyonla açıklandığını gördüğümde ise çok daha fazla etkilendim.

7c2ebc74-b226-4c50-abf0-1ab9aa4706dd.jpg

"Yaşamı olaydan yoksun olduğundan bir olay onun başına ancak babam vasıtasıyla gelebiliyordu. Tarihini de yitirmişti. Onun tarihi artık, kaçınılmaz olarak, babamın tarihi demekti." / “Birkaç dakikalığına bir şeyin parçası olmuş, gerçekliğe katılmış, babamla olan yaşamının onu mecbur bıraktığı yegâne rolden çıkmıştı ve ben de ilk defa bu neşe sayesinde onun oğlu olmuştum.”

Monique’in canlandırıldığı yerler, canına yandığım heveslerinin çıt çıt kırılıverişleri, kendine bile itiraf edemedikleri, nasıl yürünür bilmediği yollara korka korka girişleri ve “yaşamaya “ duyduğu derin özlemi aldım kalbime koydum. Oyunun yarısını yanaklardan şıp şıp inen vaziyette izlemiş olabilirim, mendil uyarısı göremedim yanımda olmasa bozuşurduk…

Mendil uyarısı haricinde ekipten bir minik ricam daha var. Oyunun mevcut süresi tanıtımlarda belirtildiği şekilde 105 dakika değil, benim gittiğim gösterimde 125 dakika sürdü. Anlık uzadı diye düşünmüştüm, internette bakarken buna dair farklı zamanlarda birkaç yorum daha gördüm. Ulaşım vs. planlamalar için belirtilen oyun süresini güncelleyebilirseniz çok iyi olur.

Son tahlilde, son zamanlarda izlediğim en iyi oyunlardan biriydi diyerek sizleri azat edeceğim. Öyle ki ben oyunu izleyeli biraz zaman geçti ama yazısını yazmak için hem yazarın tüm kitaplarını edinip okumak hem de biraz ilk etkisinden uzaklaşıp daha uzaktan bakabilmek istedim. Bir şekilde denk getirip suyunuzu mendilinizi alın koşa koşa gidin isterim. Unutursanız da hiç tasalanmayın, muhtemelen beni birkaç kere daha yan koltuklarınızdan birinde göreceksinizdir; bir el etmeniz yeter, stoklarımı sizinle paylaşırım.

Kalabalıklar ve duvarların arasında kişisel tarihini yitiren, yitireyazan, yitirmekten deli gibi korkan tüm kadınlara ve onları duymayı, görmeyi, kaçabilmeleri için elini uzatmayı seçen tüm erkeklere sevgiyle…

Elif.

"Olsun yine de. Yine de mutlu. Sürekli bunu söyleyip duruyor bana. Artık neyi nasıl düşüneceğimi bilmiyorum. Belki de değişimin değil, mutluluğun ne demek olduğuna yanıt aramak gerekiyordur...”

*Yazıdaki italik kısımlar oyunun uyarlandığı “Bir Kadının Kavgaları ve Dönüşümleri” romanından alıntıdır.
(Yazar: Edouard Louis, Çevirmen: Ayberk Erkay, 8. Baskı, Can Yayınları)

kaynak: ranini.tv
Ara
Cevapla


Hızlı Menü:


Şu anda bu konuyu okuyanlar: 1 Ziyaretçi

Vidinli.net Shopping Platform
Vidinli.net Shopping Platform
Vidinli.net Shopping Platform