
Günaydın...
Nasılsın?
Neler yapıyorsun?
Hayat nasıl gidiyor?
İyi geceler...
Ne kadar basit, kolay, bi' çırpıda ağızdan çıkan kelimeler değil mi?
Belki çoğu zaman dikkate bile almıyoruz bunları. Bi' teşekkür etmeyi, selam vermeyi, gülümsemeyi çok görüyoruz.. Ama kendimize ama karşımızdakilere karşı.. Oysa öylesine değerli sözler ki.. Keşke vaktiyle anlayabilsek..
İngiliz yazar Matthew Seager'ın uluslararası övgüler almış oyununu Zeynep Anacan'ın çevirmenliği eşliğinde Onur Ünsal'ın yönetmenliğiyle sahnede Engin Hepileri ve Nergis Öztürk'ün muhteşem performanslarıyla keyifle izlemek çok güzeldi. Zeynep Anacan'ın çevirdiği ikinci oyunu aynı sezonda yakalamak extra keyifliydi benim için. Keza Onur Ünsal'ı hep sahnede oyuncu olarak izlemiştim. İlk kez yönetmen koltuğunda izlediğim Ünsal'ın oyuncular üzerindeki o ritmik ve dinamik enerjisini hissettiğimi söylemeden geçemeyeceğim...
Öncelikle metin çok iyi. Gerçek dünyanın ruhunu sahneye olduğu gibi koymak muhteşemdi. Ben sahnede o karakterleri canlandıran iki sevgili/ eş değil de yakınımı izliyormuşum gibi hissettim. Aslında yakınım yaşıyormuş olayları ve onlar benimle yaşadıkları durumu anlatıyormuş gibiydi.. Olay dediğim şey: Alzheimer...
Evet, yanlış duymadınız. Alzheimer ile mücadele eden bir adamın ve ona hayatı boyunca eşlik eden kadının hikayesi:
Elma Labrador Çimen...
Aşkları, sevgileri, üzüntüleri, tanışmaları, kırgınlıkları, kızgınlıkları..
Yaşanmışlıkları, yaşayacakları, yaşamadıkları, yaşları, yaşlanmaları, yaş almaları..
Yerleri, yurtları, gitmeleri, gelmeleri, dönmeleri, dönememeleri..
Yaşadıkları sürecin ilerleyişi, ilerlerken yaşadıkları durumlar.. Durum aslında kim için daha ağır? Hangisi daha fazla yaşıyor bu hissi? Yerinde oturup da oyunu izlerken kaç kişinin aklına gelmemiştir ki "Ya bi' gün bunlardan birinin yerinde olursam??" Sorusu.. Bunu bilmiyor olmak da garip, acı, üzücü.. Gözünüzdeki yaşlara sahip çıkmaya çalışmaya çalışıyorsunuz acımasızca. Çünkü oyuncular size sağlı sollu dayak atıyor.. Vicdan sesi ayağa kalkmış içinizden geçiyor. Aklınızda binbir türlü sorularla dolaşıyorsunuz etrafta. Kalbiniz sıkışıyor ya da siz sıkıştığını hissediyorsunuz. Kadının ya da adamın elinden tutmak istiyor da olabilirsiniz onları görmezden gelmeyi seçmeyi de düşlüyor olabilirsiniz. An'ı yaşamak ya da duyarlı olmak. O kadar fazla seçenek var ki ya da bakıyorsunuz eliniz bomboş.
Sevdiği adama ömrünü adayan bi' kadın. Dışarıdan çok havalı değil mi? Peki ya içeriden. Gittikçe ilerleyen süreç ve ayakta durmaya çalışan bi' kadın. Hasta bi' adam. Dışarıdan çok acı değil mi? Peki ya içeriden. Elinden bir şey gelmiyor ve hatırlamayı bile hatırlamaya çalışmıyor. Elde ortak payda: Dancing Queen...
Silinmeye yüz tutan anılar içerisinde müziğin iyileştirici ruhuna sarılan bir çift. Sahnede devleşen iki oyuncu. Hem ayrı ayrı hem beraber izlemeye doyamadığım oyunculardan Engin Hepileri ve Nergis Öztürk. Yine ikisi yine aynı sahnedeler. Yalnız bambaşka iki insan gibiydiler Elma Labrador Çimen oyununda.. Yüzleşmeye hazırsanız gerçek hayatla mutlaka izleyin oyunu. Yüzünüze çarpacak gerçeklerle ilerleyin geleceğe... Ve çıkışta önce kendinize soru şu soruyu: İYİ MİSİN?
Sezon bitmeden yakalarsanız şanslısınız, olmazsa yeni sezonda listenin ilk sırasına alın...
Unutmayın; tiyatro iyidir, iyileştirir...
Sevgiler...
yazan: Ayfer Akay
kaynak: ranini.tv
